HİLAFET Mİ, HAKİKAT Mİ?
İSLÂM DÜNYASI’NIN SİYASÎ İHTİLÂFLARINDAN BİRİ ÜZERİNE BİR SORGULAMA…
HİLAFET İŞLEVSEL MİDİR, NE KATAR?
NE ZAMAN?
Özet açıklamaları buradan izleyebilirsiniz…
https://youtu.be/AUFm2RfDvPc
Aziz Kardeşlerim, Değerli dostlar…
Kıymetli Dava Arkadaşlarım.
Bugün burada, İslam Dünyası’nın uzun zamandır sırtında taşıdığı, fakat çoğu zaman cesaretle konuşamadığı bir meseleyi konuşmak istiyorum.
Hilafet meselesini…
Hilafet ne kattı, ne aldı? Büyük Türk Milleti’nin Millî menfaatleri için ne ifade ediyor? Özgür olmayan bir halifeyi bile birileri ısrarla neden istiyor? Güçlü Devlet olmadan küresel yapılanmalar elde tutulabilir mi?
Hilâfet kalktı mı ayrıca? Neden hilâfet isteyenler şahs-ı manevisinin tevdi edildiği TBMM’ne gitmez?
Sizce de ilginç değil mi?
Bugün ümmetin önüne ne zaman bir kriz çıksa ne zaman bir çöküş yaşansa ne zaman bir dağınıklık ortaya çıksa, birileri hemen aynı cümleyi kuruyor.
“Halife olsaydı bunlar olmazdı.” “Halife gelse bunlar düzelir.” Büyük Cihan Devletimiz paramparça yıkılırken ülkeyi yöneten halife değil miydi?
Ben bugün açıkça söylüyorum.
Hayır, halife gelince hiçbir şey düzelmez.
Çünkü mesele hilafetin yokluğu değildir.
Mesele, Müslümanların cehalette boğulması, ilimden de bilimden de kopması, istikametini kaybetmesi, siyaset ile hakikati birbirine karıştırmasıdır.
Bugün bizim meselemiz, yalnızca bir makam meselesi değildir.
Bugün bizim meselemiz, bir zihniyet meselesidir.
Aziz Milletim…
Resûlullah Efendimiz SAV’in vefâtından sonra ümmetin önüne gelen ilk büyük mesele neydi?
Doğrudan doğruya siyaset meselesiydi.
Yani otorite meselesiydi.
Yani müslümanları kimin yöneteceği meselesiydi.
Bugün bazı çevreler bu ilk dönemi sanki bütün Müslümanların eksiksiz katıldığı, kusursuz bir siyasal model gibi anlatıyor.
Ama tarih bize daha dikkatli konuşmamız gerektiğini söylüyor.
Evet, istişare oldu.
Evet, karar alındı.
Evet, bir siyasi merkez oluştu.
Ama soralım:
O gün bütün Müslümanlar mı katıldı bu sürece?
Şam katıldı mı?
Yemen katıldı mı?
Irak katıldı mı?
Mısır katıldı mı?
Horasan katıldı mı?
Hayır!..
Fiilen Medine merkezli sınırlı bir çevre içinde bu karar oluştu.
Bunu söylemek sahabeye hürmetsizlik değildir.
Bu, tarihi efsanelerle değil hakikatle okumaktır.
Demek ki daha ilk andan itibaren hilafet dediğimiz mesele, dinî görünmekle beraber siyasi bir meseledir. Bu yönünü gizlediğimiz anda, tarihi de yanlış okuruz, bugünü de yanlış kurarız.
Değerli Dostlar…
Bugün kürsülerde, konferanslarda, sohbetlerde hilafetin şartları diye uzun uzun listeler anlatılıyor.
Diyorlar ki;
Halife Haşimoğulları’ndan olacak, Kureyş’ten olacak.
Şuradan buradan olmayacak.
Peki soralım öyleyse…
Osmanlı Halifesi Kureyş miydi?
En önemlisi de bunların kaçı Allah’ın açık emridir?
Bunların kaçı Kur’an’ın değişmez hükmüdür?
Bunların kaçı tarih boyunca iktidar mücadelesi vermiş hanedanların kendi düzenlerini meşrulaştırmak için ürettiği siyasi yorumlardır?
İşte burada durmak zorundayız.
Çünkü İslam Dünyası’nın en büyük problemlerinden biri şudur.
Tarihte söylenmiş her sözü din zannetmek. Dönemin peygamberimizin de uyduğu bazı Arap Adetlerini sünnet zannetmek…
Siyasi şartlarda, siyasilerin vermiş olduğu her hükmü ilahi emir zannetmek.
Hanedanların çıkarına göre oluşmuş yorumları ebedi hakikat zannetmek.
Kur’an-ı Kerim bize adaleti emrediyor.
Emaneti ehline vermeyi emrediyor.
İstişareyi emrediyor.
Zulme karşı durmayı emrediyor.
Ama Kur’an bize tek tek şu soy yönetecek, bu aile yönetecek, şu kabile yönetecek diye bir siyasi anayasa indirmiyor.
O halde şunu net söylemek zorundayız.
Hilafet, İslam Tarihi’nde ortaya çıkmış siyasi bir kurumdur.
Vahiyle emrolunan bir makam değildir.
Nübüvvet makamı değildir.
İlahi dokunulmazlığı olan bir yapı değildir hilafet...
Ve bunu kabul etmeden sağlıklı bir tarih muhasebesi yapılamaz.
Kardeşlerim…
Bir başka hakikati daha cesaretle konuşalım.
Dört büyük halifeden sonra ne oldu?
Dört halifeden üçü bizzat Müslümanlar tarafından ki tamamına yakını sahabe kişiler tarafından öldürüldü.
Bunu romantik cümlelerle, hamasi duygularla örtemeyiz.
Hakikat şudur.
Hilafet, kısa süre içinde saltanata dönüştü.
Yani ümmetin siyasal merkezi giderek hanedan düzenine evrildi.
Güç kimin elindeyse meşruiyet de onun diline yerleşti.
Din çoğu zaman siyaset için mühür olarak kullanıldı.
Ve daha çarpıcısı şudur.
Tarih boyunca aynı anda birden fazla halife oldu.
Endülüs’te halife vardı.
Abbasilerde halife vardı.
Fatımilerde halife vardı.
Demek ki neymiş?
Hilafet tek, değişmez, tartışılmaz, bütün ümmeti fiilen birleştiren ilahi bir kurum olarak yaşanmamış.
Aksine çoğu zaman siyasi güç merkezlerinin kullandığı bir unvan haline gelmiş.
O zaman bugün hâlâ “Tek bir halife gelirse bütün ümmet birleşir” diyenler önce tarihe baksın.
Çünkü tarih bize şunu söylüyor.
Hilafet bazen birleştirmiş olabilir ama parçalanmayı önleyememiştir.
Kahraman Ecdadın Kutlu Evlatları...
Şimdi daha zor bir soruya gelelim.
Osmanlı’ya hilafet ne kattı?
İslam Dünyası’na hilafet ne kattı?
Bu soruyu sormaktan korkarsak hakikate ulaşamayız.
Evet, Osmanlı hilafet makamı oldu.
Hilafet neydi orada?
Siyasi bir güç unsuru.
Uluslararası meşruiyet aracı.
İslam Coğrafyasına seslenme imkânı.
Büyük bir etki alanı.
Yani hilafet burada da büyük ölçüde siyasi fonksiyon taşıyordu. Dini bir makam olarak görünüyor değil mi? Öyle bir makam ki emirlerini şeyhülislam onaylıyor.
Ayrıca, halifelik makamı vesilesi ile birçok sorumluluklar alındı. İslâm Dünyası’nın birçok bölgesine ki Uzakdoğu dahil ulaşıldı, yardım gönderildi, asker gönderildi…
Peki sonuç ne oldu?
Osmanlı Devleti lime lime parçalanırken yıkılırken devlet başkanı halifeydi. Bizzat Peygamber Torunu Şerif Hüseyin ayaklanıp Halifenin Askeri Mehmetçiği İngiliz Gevuru’nun emrinde arkasından vurmadı mı?
Babür çökerken hilafet vardı.
İslam Coğrafyası paramparça edilirken ümmetin başında sözde halife vardı.
Soralım…
Madem hilafet bu kadar vazgeçilmezdi, neden bu büyük yıkımı durduramadı?
Çünkü hilafet sihirli değnek değildir.
Çünkü çürüyen aklı hiçbir makam kurtaramaz.
Çünkü bozulmuş bir düzeni yalnızca unvanlar ayakta tutamaz.
İşte bugün de anlamamız gereken budur.
Kıymetli Kardeşlerim…
Osmanlı’yı yalnızca hilafet üzerinden okumak da yanlıştır.
Osmanlı aynı zamanda Türk Cihan Hâkimiyeti fikrinin devamıdır.
Fatih Sultan Mehmet Han’dan itibaren Osmanlı yalnızca İslam Dünyası’nın değil, Türk Devlet Geleneğinin de taşıyıcısıdır.
Cengiz Yasaları’nca kıdemli olan doğu hanlığı kıdemi İstanbul’un fethinden sonra batıdaki Osmanlı’ya geçti.
Cengiz Soylu Beylerin ve hükümdarların kullandığı Han Ünvanını Fatih’in Kırım Hanı kızıyla evlenip Han unvanını kullanması tesadüf değildir.
Bu, Türk devlet aklının ve cihan siyasetinin ilanıdır.
Yani Osmanlı’nın gücü yalnızca hilafetten gelmiyordu.
Osmanlı’nın asıl gücü Türk Devlet Geleneğinden, askeri teşkilat kabiliyetinden, stratejik aklından, cihan tasavvurundan geliyordu.
Bugün hilafeti büyütüp Türk devlet aklını küçümseyenler, tarihi gerçekleri görmüyorlar. Bunda da kasıt ve Büyük Türk Milleti’ne husumet olduğunu düşünüyorum. Unutmayalım ki “Güneş balçıkla sıvanmaz…”
Değerli Dostlar…
Bugün bazıları öyle bir noktaya geldi ki, “Yeter ki halife olsun, özgür olmasak da olur” diyebiliyor.
Buradan açıkça söylüyorum.
Hürriyet olmadan hilafet olmaz.
Bağımsız olmayan bir fert ve toplum ümmeti temsil edemez, ümmete emir veremez.
İradesi ipotek altında olan bir yönetim, İslam’ın izzetini temsil edemez.
Dışarıya bağlı bir siyasi makam halife değil, zinciri kimde ise onun köpeği olur.
Bir Müslüman için hürriyet izzetin şartıdır.
İmanın siyasetteki yansımasıdır özgürlük…
Onun için İngiltere’ye bağlı, emperyal sisteme bağlı, dış merkezlerin onayladığı ve kontrol ettiği bir hilafet fikri İslam’a hizmet değil, İslam’ın ruhuna ve Büyük Türk Milleti’ne ihanettir. Ne yazık ki bugün bazı çevreler, sözde İslâmcılık adına farkında olmadan tam da bu ihanete hizmet etmektedir.
Bugün “hilafet” diye bağıranlar maalesef üzerlerine farz-ı ayn olan İttihad-ı İslâm için bağırmıyor.
Bunu da görelim.
Bazı yapılar çıkıyor ve diyor ki:
“Halife Ben-i Haşim’den olacak.”
Peki bunun bugünkü siyasi karşılığı nedir?
Bu söylem kime kapı açıyor?
Hangi dış güce hizmet ediyorlar?
Bunu hiç düşünmeden sadece slogan atanlar ya safdır ya da kullanılmaktadırlar.
Türkiye’de, Osmanlı Hilafetinin merkezinde yaşayıp “Halife Ben-i Haşim’den olacak.” diye propaganda yapmak, aslında doğrudan Türk-İslam Liderlik Tarihine meydan okumaktır. Bugün İstanbul’da, Hizb-ül Tahrir terör örgütü adına, sırf Haşimoğlu diye “Hilafet isteriz.” naraları atanlar istediğiniz halife Şerif Hüseyin eşkıyasının torunu İngiliz Ajanı Ürdün Kralıdır.
Eğer bu “halife” Müslümanları, ümmeti birleştiremeyecekse, İslam Dünyası’na yön veremeyecekse, emperyal kuşatmayı kıramayacaksa, sadece sembol olacaksa, o zaman bu nasıl halifelik?
Böyle bir hilafetin yokluğu, varlığından daha kıymetlidir.
BÜYÜK TÜRK MİLLETİ’NİN MÜNEVVER EVLATLARI…
Bir başka çarpıtmayı da burada düzeltelim.
“Türkiye Cumhuriyeti hilafeti kaldırdı.” deniyor.
Hayır!..
Gerçek şudur.
Hilafet, tek kişinin elinden alınmış ve milletin temsil makamına yani hilafetin siyasi temsil yönü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin şahs-ı manevisine tevdî edilmiştir.
Peki bir meclis hilafeti temsil edebilir mi?
Evet, edebilir.
Çünkü hilafet peygamberlik değildir.
Çünkü hilafet vahiy değildir.
Çünkü hilafet siyasi temsil ve yönetim makamıdır.
Bugün gerçekten hilafet hassasiyeti taşıyanlar, sloganı meydanda değil, önce sorumluluğu temsil makamı TBMM’nin önünde atmalıdırlar.
Ama mesele gerçekten hilafet değil de başka ajandalar ise, o zaman zaten tartışmanın zemini başkadır. Bunu yapanlar kime hizmet ediyorlar? Övdükleri İngiliz Gevuru’na mı? Peşlerine düşülmelidir.
Büyük Türk Milleti’nin fedakâr Evlatları…
Şimdi işin en can alıcı yerine gelelim.
Bugün İslam Dünyası’nın asıl felaketi nedir?
Hilafetsizlik mi, halifenin bir kişi olmaması mı?
Hayır.
Asıl felaket şudur:
Mezhep taassubu.
Tarikat putlaştırması.
Cemaat fanatizmi.
Aklın terk edilmesi.
Kur’an-ı Kerim’in ruhundan kopuş.
Emperyal düzeni okuyamama.
İç ihanetleri teşhis edememe.
Sloganı hakikatin önüne koyma.
Şimdi soruyorum.
Sen Kur’an-ı Kerim’le çözemediğin meseleleri halife gelince nasıl çözeceksin?
Sen adaleti kuramıyorsan, hilafet sana ne sağlayacak?
Sen liyakati yerleştiremiyorsan, bir makam seni nasıl kurtaracak?
Sen ilim, teknoloji, strateji, birlik, ahlak ve fedakârlık duygu ve sorumluluklarını kazandıramıyorsan, hangi unvan seni ayağa kaldıracak?
Bunları sormadan hilafet tartışması yapmak, hastalığı teşhis etmeden ilaç aramaya benzer.
Dava Arkadaşlarım.
Bir de şu psikolojik uyuşturucudan kurtulmak zorundayız.
Halife beklemek.
Mehdi beklemek.
Kurtarıcı beklemek.
İslam Dünyası ne zaman düşünmeyi bıraksa ne zaman sorumluluk almaktan kaçsa, ne zaman tembelleşse, muhariplikten kaçıp rahata düşkünleşse, ne zaman kendi iç muhasebesinden korksa, hemen iki kavrama sarılıyor…
Halife.
Mehdi.
Hayır!
Örnek bellidir:
Resûlullah SAV Efendimizdir.
Yol bellidir.
Kur’an-ı Kerim’dir.
Usul bellidir:
Sahih sünnettir.
Bunun dışında, bizi bugünkü görevimizden kaçıran her kolaycılık ve konfor alanı ister hilafet adıyla gelsin ister Mehdi adıyla gelsin, bizi diriltmez; bizi uyutur.
Bugün bizim beklemeye değil, inşa etmeye ihtiyacımız var.
Değerli dostlar…
Özellikle Müslüman Türk Milleti olarak artık büyük muhasebeyi yapmak zorundayız.
Biz imparatorluk ve büyük bir Müslüman Hükümdarlık bakiyesiyiz.
Biz asırlarca ümmete ve insanlığa yön vermiş bir milletiz.
Biz Asya’nın önünde kalkan olmuş bir milletiz.
Biz Avrupa barbarlığını 600 yıl önlemiş bir milletiz.
Şimdi sorulması gereken soru şudur:
İngiltere nasıl başardı da biz başaramadık?
Onlar nasıl dünya sistemi kurdu da biz elimizdeki cihanı tutamadık?
Biz nerede gaflete düştük?
Biz nerede çözülmeye başladık?
Serdengeçti’nin ifadesiyle; “Biz neyledik o koskoca elleri?”
İşte asıl sorulması gereken budur.
Hilafet romantizmiyle oyalanmak değil, medeniyet muhasebesi yapmak gerekir.
Ve artık şu hakikati kabul etmemiz gerekiyor:
Bir makam tek başına kurtuluş getirmez.
Bir unvan ümmeti diriltmez.
Bir sembol medeniyet kurmaz.
Asıl ihtiyaç olan şudur:
Kur’an-ı Kerim’e dönüş.
Sünneti doğru anlama…
Aklı yeniden diriltme.
Adaleti merkeze alma.
Ümmetin stratejik bilincini yeniden inşa etme.
Milletleri yeniden ayağa kaldırma.
Bugün halife arayanlar önce şu sorulara cevap versin…
Kur’an-ı Kerim’in hükmüne ne kadar bağlısınız?
Adaletin neresindesiniz?
Zulmün karşısında ne kadar dik duruyorsunuz?
İnsanlık, Müslümanlar ve Milletimiz için ne üretiyorsunuz?
İhaneti ne kadar teşhis ediyorsunuz ve dışınıza atabiliyorsunuz?
Bunlar yoksa hilafet tartışması çoğu zaman sadece gürültüdür.
Aziz kardeşlerim, Değerli Dava Arkadaşlarım.
Artık masal çağını kapatmak zorundayız.
Hilafet gelsin, Mehdi gelsin, bir kurtarıcı çıksın…
Bunlarla oyalanan toplumlar tarih yazamaz.
Tarihin çöplüğünde kaybolur gider.
Bugün yapılması gereken şey çok nettir.
Geçmişi uydurduğumuz din dışı kutsal sisler ve tabuların arkasına saklamadan okumak.
Dini siyasetin propaganda malzemesi olmaktan kurtarmak.
İslâm Dünyası’nı sloganla değil, şuurla toparlamak.
Türk Milleti’nin devlet aklını yeniden ayağa kaldırmak.
İslam Dünyası’nı duygu ile değil, strateji ile yönlendirmek ve bir araya getirmek.
Özgürlüğü, adaleti, birlik şuurunu yeniden tekâmül edip yerleştirmek.
Çünkü hakikat şudur.
Kurtuluş bir makamda değil, yüksek bir kolektif, örgütlü, organize bilinçtedir.
Diriliş bir unvanda değil, yüksek kişilik, irade, mücadele, bilgi, şuur dolu şahsiyetlerdedir.
Çözüm bir halifede değil, ayağa kalkmış milletlerde ve diri bir ümmet aklındadır.
Ve artık vakit, bekleme vakti değil; kendimizle hesaplaşma, toparlanma ve yeniden inşa vaktidir.
Önce Güçlü, Etkin ve Büyük Türkiye, sonra İslâm Dünyası’nın çoğunun çevremizde mütabakatı ile hilafet makamının ihyası. Güçlü olmadan yapacağınız şey küresel emperyalizmin ve siyonizmin oyuncağı olur. Tıpkı şeyhülislamlık gibi. Ya da etkisiz kukla olur.
Allah CC. yar ve yardımcımız olsun.
E. Yb. Halil MERT
Strateji ve Yönetim Uzmanı
Elektrik-Elektronik Mühendisi
KURT KIŞI GEÇİRİR, AMA YEDİĞİ AYAZI UNUTMAZ.
https://www.youtube.com/user/81mert1
https://twitter.com/YbHalilMERT