Musa Has

Musa Has


Kuvvet Kanunda Olmalı Eğer Şahsa Geçerse Zulüm Olur

Meşrûtiyetin sırrı, kuvvet kanundadır, şahıs hiçtir. Eğer şahsa geçerse İstibdâd ve baskıya döner. Kuvvet şahısta olursa, kânunu kendi keyfine tâbî edebilir, halbuki kuvvet kanunda olursa adalet olur. O kanunda ilahi kanunlardır.


Kuvvet Kanunda Olmalı Eğer Şahsa Geçerse Zulüm Olur

Meşrûtiyetin sırrı, kuvvet kanundadır, şahıs hiçtir. Eğer şahsa geçerse İstibdâd ve baskıya döner. Kuvvet şahısta olursa, kânunu kendi keyfine tâbî edebilir, halbuki kuvvet kanunda olursa adalet olur. O kanunda ilahi kanunlardır.

Cumhuriyet ki,(Haşiye) adalet ve meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten ibarettir. On üç asır evvel şeriat-ı garrâ teessüs ettiğinden, ahkâmda Avrupa’ya dilencilik etmek, din-i İslâma büyük bir cinayettir. Ve şimale müteveccihen namaz kılmak gibidir. Kuvvet kanunda olmalı. Yoksa, istibdat tevzi olunmuş olur.
Haşiye: O zaman Meşrûtiyet; şimdi o kelime yerine Cumhuriyet konulmuş.
Divan-ı Harb-i Örfi, Hakikat, s. 65

Kuvvet kanunda olmalıdır. ​Toplumsal düzenin ve adaletin temeli, gücün kime ait olduğu ve nasıl kullanıldığı sorusuyla şekillenir. İnsanlık tarihi boyunca devletlerin yükselişi ve çöküşü, toplumsal huzurun tesisi veya kaosa sürüklenişi büyük oranda gücün kaynağına dayanmıştır. 

Güç, özü itibarıyla yıkıcı ve dönüştürücü bir potansiyele sahiptir; bu potansiyelin yapıcı bir kamu hizmetine mi yoksa yıkıcı bir baskı aracına mı dönüşeceği ise tamamen onun sınırlarındayken gizlidir. Bu bağlamda, "Kuvvet kanunda olmalıdır. Yoksa şahıslar elinde olursa zulüm olur" ilkesi, adil bir toplum düzeninin vazgeçilmez şartını ortaya koyar.

​Keyfiliğin panzehiri ve hukukun üstünlüğü için kuvvet kanunda olmalıdır. Gücün şahısların elinde toplanması, kaçınılmaz olarak keyfiliği doğurur. İnsan; duyguları, zaafları, hırsları ve önyargıları olan bir varlıktır. Kontrol edilmeyen, denetlenmeyen ve soyut kurallara bağlanmayan bir güç, en niyetli bireyin elinde dahi zamanla yozlaşmaya mahkûmdur. 

Fransız düşünür Montesquieu’nün de ifade ettiği gibi, güce sahip olan her insanın onu kötüye kullanma eğilimi vardır. İktidarın sınırlandırılmadığı sistemlerde adalet, güçlü olanın idaresine ve keyfine göre şekillenir; bu durum ise toplumda güvensizlik ve adaletsizlik duygusunu derinleştirir.

​Buna karşın gücün kanunda olması, iktidarın kişisel arzulara göre değil; herkese eşit, genel ve tarafsız kurallara dayandırılması anlamına gelir. Şahıslar fani, kanunlar ve ilkeler ise kalıcıdır. İrade kişilerden alınıp kurallara bağlandığında, "güçlü olanın haklı sayıldığı" ilkel düzen sona erer; onun yerini "haklı olanın güçlü olduğu" hukukun üstünlüğü alır.

​​Kanuna dayanmayan güç tiranlık doğururken, güce dayanmayan kanun ise etkisiz kalır. Ancak buradaki kritik nokta, gücün kaynağının meşruiyetidir. Meşruiyetini adil ve eşitlikçi ilkelerden alan bir kanun, bireyi koruyan en sağlam kalkandır. Aksi takdirde, güç kişilerin vicdanına veya yetkisine terk edildiğinde, idare edilenler için güvencesizlik baş gösterir.

Kişilerin kararlarına bağlı bir yönetimde hak ihlalleri, ayrımcılık ve neticesinde zulüm kaçınılmaz hale gelir. ​Gelişmiş ve sağlıklı toplumlar, bireylerin lütfuna değil, sistemin işleyişine güvenen toplumlardır. Hukukun üstün kılındığı yapılarda devlet, vatandaşın hak ve hürriyetlerinin teminatı haline gelir. Yasalar, güçlüye karşı zayıfı korur; kamu otoritesini meşru sınırlar içinde tutar.

​​Toplumsal barışın, güvenliğin ve insan onurunun korunması, gücün kişisel iktidarlardan arındırılarak ilahi kanunlara devredilmesiyle mümkündür. Kuvvetin kaynağı ilahi kanunlar olduğunda adalet tecelli eder; şahısların eline geçtiğinde ise kaçınılmaz olarak zulüm doğar. Bu nedenle, kalıcı bir medeniyet ve huzurlu bir gelecek inşa etmenin yegâne yolu, hukukun üstünlüğünü her türlü kişisel iradenin üzerinde tutmaktır.