Sabri Şenel

Sabri Şenel


Gümüşhane’den İstanbul’a Bir Eğitimcinin Çığlığı: Kurak Toprakları Eğitimle Buluşturmak

Sabri Şenel, Gümüşhane Kabaköy’den İstanbul’a uzanan eğitim yolculuğunu, dedesi Hoca Bayram Bayır’ın ilim mücadelesini ve çocuklara çağdaş eğitim ile doğru rehberlik sunmanın önemini anlatıyor.


Gümüşhane’den İstanbul’a Bir Eğitimcinin Çığlığı: Kurak Toprakları Eğitimle Buluşturmak

Sabri Şenel, Gümüşhane Kabaköy’den İstanbul’a uzanan eğitim yolculuğunu, dedesi Hoca Bayram Bayır’ın ilim mücadelesini ve çocuklara çağdaş eğitim ile doğru rehberlik sunmanın önemini anlatıyor.

Rus işgalinin en karanlık günlerinde bile köy odalarında sönmeyen bir ilim meşalesi... Tek evladının cenaze namazını kıldırdıktan sonra dahi talebe yetiştirmekten vazgeçmeyen bir dedenin mirası ve yorgan altında dökülen gözyaşlarından yüz binlerce öğrenciye uzanan bir eğitim seferberliği.

Gümüşhane, Anadolu’nun bağrında idealist eğitimciler yetiştiren müstesna yurt köşelerinden biridir. Ben, eğitim-öğretim faaliyetinin Rus işgali döneminde dahi asla ihmal edilmediği, köklü bir geleneğe ve sarsılmaz bir iradeye sahip olan Gümüşhane’nin Kabaköy’ünde dünyaya geldim.

Mazlumların Kanı Petrolden, Altından Daha Değerlidir!

Henüz Cumhuriyet kurulmadan önce yaşanan Rus işgali sırasında, köyden İç Anadolu’ya göç eden muhacirlere rağmen geride kalan yaşlılar, hastalar ve göç etmeye mecali olmayanlar için eğitim, köy şartlarında kesintisiz sürmüştür. O karanlık dönemin isimsiz kahramanlarından biri dedemiz Hoca Bayram Bayır’dır.

Osmanlı döneminde hem Cuma namazı kıldırma müsaadesi bulunan hem de köy odalarında dini ve müspet ilimlerin öğretildiği merkezi bir yerleşim yeri olan Kabaköy’de Bayram Hoca, bu geleneği ısrarla ayakta tutmuştur. At, eşek ve katırlarla civar köyleri dolaşır; bir yandan medreselere öğrenci toplar, diğer yandan onların iaşesini temin ederek düşkünlere kol kanat gererdi.

Evlat Acısının Söndüremediği Meşale

Tarihin en acı imtihanlarından biri, Bayram Hoca’nın yine köylerden öğrenci ve kumanya topladığı bir gün yaşanır. Oğlu genç Zühtü, üç arkadaşıyla birlikte Pirahmet kavşağındaki işgalci Rus karakolunun atlarına ot satmak üzere yola düşer. Otları teslim ettikleri sırada hocanın tek oğlu Zühtü, Rus askerleri arasındaki Ermeni asıllı bir Taşnak çetesi mensubu tarafından vahşice katledilir.

Arkadaşları can havliyle kaçarken, çeteciler Zühtü’nün işkence görmüş cansız bedenini bir atın sırtına bağlayıp Yağmurdere, Sobran ve Kabaköy istikametine salıverirler. Tam o sırada baba Bayram Hoca, Kale tarafından Hama sırtı "Sakal Ağartan" yokuşundan köye inmektedir. Evinin önündeki kalabalığı görünce acı gerçeği öğrenir. Yüreğine taş basarak tek evladının cenaze namazını bizzat kendisi kıldırır ve onu köy önündeki Kahveler mevkiinde toprağa verir.

İşte Kabaköy, böylesine ağır bir trajedinin ortasında bile eğitimi aksatmayan bir ruhun merkezidir.

Cumhuriyet Güneşi ve Köyün Dünyaya Açılan Penceresi

Bayram Hoca’ların yaktığı o meşale, Cumhuriyet döneminde Köy Enstitüleri ve köy okulları ile bambaşka bir boyuta taşındı. Babamların kuşağı ilkokul için Kale nahiyesine yaya yürürken, bizim neslimiz okulu kendi köyünde buldu. Cumhuriyet ile birlikte Gümüşhane’de okuma-yazma oranı adeta sıfırdan yüzde doksanların üzerine çıktı; eğitim bir ufuk, gelecek ve umut oldu.

Köy okullarına gelen öğretmenler, öğrencilerin yeteneklerine yön veren birer kutup yıldızıydı. Tarım, hayvancılık, kültür, sanat, müzik ve tiyatroyu köylüyle buluşturdular. Kale Oto Radyatör’ün kurucusu olan öğretmen Abdurrahman Kaya gibi isimler Kabaköy’de görev yaptı; bilgisi ve görgüsüyle köyü dünyaya açan bir pencere oldu. Yetirmez köyü ve Mezra mahallemizden çocuklar dağları, dereleri aşarak okulumuza akın ederdi. Köye gelen kadın öğretmenlerimiz ise köy kadınları için birer kültür elçisi oldu; Kabaköy daha o yıllarda kendi içinden kadın öğretmenler çıkararak sayısız evladını üniversiteye gönderdi.

Köyden Kente İnen Çocukların Yalnızlığı: Rehbersizlik

Köydeki o sıcak ve yönlendirici iklim, ortaokul için şehre indiğimizde yerini derin bir yalnızlığa bıraktı. Babalar gurbetçiydi. Bizi ortaokula yazdıran velimiz okula ilk ve son kez gelmiş; öğrenciliğimiz anne-babasız, rehbersiz, tamamen kaderin akışına terk edilmişti. Yoksulluk, bakımsızlık ve kimsesizlik nice parlak kabiliyetin önünü tıkadı. Aç ve susuz kalarak yorganı başımıza çekip ağladığımız geceler oldu; ancak çektiğimiz o acılar bizi yıldırmak yerine en büyük motivasyon kaynağımıza dönüştü.

İlk ve ortaokulu dereceyle bitirmeme rağmen, nasıl bir liseye gitmem gerektiğine dair tek bir tavsiye bile alamadım. Köylüm ve arkadaşım Sebahattin Yakut’un ısrarıyla, sırf bir sınava girmiş olmak için katıldığım Gümüşhane Meslek Liseleri sınavında il birincisi oldum. Birinci olunca kendimi o okula gitmeye mecbur hissettim. İlk yılım bu sahipsizliğin verdiği büyük bir pişmanlıkla geçti.

O dönem meslek liselilerin üniversiteye girişinde ağır kısıtlamalar vardı. Buna rağmen yılmadım; önce İstanbul Üniversitesi Eğitim Fakültesi Matematik Öğretmenliği’ni, ardından tekrar sınava girerek Erzurum Atatürk Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni kazandım. O şartlarda bir meslek lisesinden girilebilecek en iyi bölümlerdi; fakat ortaokul ve lisedeki o "rehbersizlik", potansiyelimize çok daha uygun alanlara yönelmemize engel olmuştu.

"Kurak Topraklar Suyla, Çocuklarımız Çağdaş Eğitimle Buluşmalı"

Gençliğimde o sahipsizliği iliklerime kadar yaşadığım için, hayatımı öğrencilerin ruh ve beden kabiliyetlerine uygun alanlara yönlendirilmesine adadım. Nice cevherler doğru rehberlik alamadığı için heba olup gitti. Bugün özel eğitim alanında yüz binleri aşan öğrencimizin hayatına dokunuyor, onları kendi evladım gibi görerek son nefesime kadar bu kutsal nöbeti sürdürmeye devam ediyorum.

Bugün Gümüşhane’ye ve tüm Türkiye’ye sesleniyorum: Yıllarca bu ülkeye nitelikli insanlar yetiştiren o tarihi eğitim iklimi yeniden yeşermelidir. Öğretmen Okulu tarihi misyonuna kavuşmalı, üniversite ile bu kalite taçlandırılmalı ve aileler evlatlarını huzur içinde şehrin vicdanına emanet edebilmelidir.

Eğitim asla ihmale gelmez; karanlığı aydınlatacak yegâne güç akıl ve bilimdir. Eğitimsiz bırakılan nesiller, kurak topraklar suya hasretken suyu boşa akan nehirler gibidir. Kurak toprakları suyla, çocuklarımızı ise en nitelikli çağdaş eğitimle buluşturmak zorundayız. Bunun için devlet ve millet, her sosyal ve siyasal kesim el ele vererek seferber olmalıdır. Evlatlarımızı heba etmemek, onlara insanca yaşanabilir ve gelişmiş bir ülke bırakmak hepimizin boynunun borcudur. Hayatlara dokunan tüm eğitimcilere selam olsun!