Musa Has

Musa Has


“Bir Fikre Davet, Cumhur-u Ulemânın Kabulüne Bağlıdır”

Düşüncede usûl, icmâ ve toplumsal yozlaşmayı önlemenin en önemli dayanağı cumhur-u ulemayı rehber kabul etmektir. Yoksa yanlış ve bozuk fikirler ortalığı kaplar ve düşünce, fikir ve inanç dünyamız bozulur.


“Bir Fikre Davet, Cumhur-u Ulemânın Kabulüne Bağlıdır”

Düşüncede usûl, icmâ ve toplumsal yozlaşmayı önlemenin en önemli dayanağı cumhur-u ulemayı rehber kabul etmektir. Yoksa yanlış ve bozuk fikirler ortalığı kaplar ve düşünce, fikir ve inanç dünyamız bozulur.

​Bediüzzaman Said Nursî’nin Hakikat Çekirdekleri eserinde dile getirdiği “Bir fikre davet, cumhur-u ulemânın kabulüne vâbestedir. Yoksa davet bid’attır, reddedilir.” kaidesi, İslâm düşünce geleneğinde fikir hürriyeti ile ilmî disiplin arasındaki dengeyi kuran temel prensiplerden biridir. 

Bu vecize; şahsî görüşlerin kitlelere mal edilmesi, dine veya topluma yeni ilkeler dayatılması ve kolektif aklın (icmâ) devre dışı bırakılması durumunda ortaya çıkacak entelektüel ve dinî kargaşayı engelleme amacını taşır.  

​Bu kavramsal çerçevenin tanımı, usûl-i fıkıhtaki karşılığı olan icmâ ve cumhur kavramı, toplumsal tabandaki karşılığı ve bu prensibin günümüz bilgi çağındaki geçerliliği ele alınacaktır.

​Bu usûl kaidesini doğru kavrayabilmek için üç temel kavramın analiz edilmesi gerekir:
​Cumhur-u Ulemâ: İslâm ilim geleneğinde çoğunluk alimleri, yani sahasında otorite kabul edilen, metodolojik silsileye bağlı İslâm ilim insanlarının ekseriyetini ifade eder.  

​Davet: Bir düşünceyi sadece kişisel bir görüş olarak dile getirmek değil; onu topluma kabul ettirmeye çalışmak, sistemleştirmek ve bireyleri buna tabi olmaya çağırmaktır.  

​Bid’at: Metodolojik dayanağı bulunmayan, İslâm’ın asil kaynaklarına (Kitap ve Sünnet) ve ümmetin ana caddesine (Cadde-i Kübrâ) aykırı olarak sonradan ortaya atılan ve dinî/düzenleyici bir esas gibi sunulan yeniliklerdir.  

​Nüans: Bir kişinin kendine has bir fikre veya ictihada sahip olması yasaklanmış değildir. Yasaklanan ve "bid'at" hükmünü alan husus; henüz ulema süzgecinden geçmemiş, kamuoyu desteği ve ilmî onay almamış marjinal görüşlerle kitleleri harekete geçirmeye ve yeni bir yol açmaya kalkışmaktır.

​​İslâm hukuk usûlünde kaynaklar sırasıyla Kitap, Sünnet, İcmâ ve Kıyas’tır. "Cumhur-u ulemânın kabulü" şartı, doğrudan İcmâ mekanizması ve Cadde-i Kübrâ (ana yol) kavramı ile ilişkilidir.

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) "Ümmetim dalâlet üzerinde birleşmez" (İbn Mâce, Fiten, 8) ve "Müslümanların güzel gördüğü şey, Allah katında da güzeldir" (Ahmed b. Hanbel, I, 379) hadis-i şerifleri, cumhurun ve alimler çoğunluğunun mutabakatını bireysel akılların üstünde bir emniyet sibobu kılmıştır.  

​Şahsî görüş ile amel vs. şahsî görüşlere davet bir nevi insanları şahsi görüşe davet sayılır. Bir müçtehit veya ehliyetli bir araştırmacı kendi ulaştığı fikriyle amel edebilir veya bunu tartışmaya açabilir. Ancak bu fikri toplumsal bir akım veya dinî bir vecibe gibi sunup kamuoyunu buna davet etmek, ehl-i ilmin süzgecinden geçmesini gerektirir. Aksi takdirde her bireyin kendi yorumunu mutlak hakikat sayarak kitleleri arkasından sürüklemesi, kaçınılmaz olarak "fırkalaşmaya" (tefrikaya) yol açar.

​Bediüzzaman Said Nursî’nin bu uyarısı, sadece askerî veya fıkhî bir sınırlandırma değil, toplumsal düzeni koruyan sosyolojik bir ilkeden ibarettir.

​İlimde otorite sahibi olmayan veya otorite olsa bile görüşünü kolektif denetime açmayan bireylerin ideolojik veya dinî nitelikli çağrıları, toplumda zihnî ve ameli kargaşaya (kaosa) neden olur.

​Bilgi birikimi, geçmişten geleceğe silsile halinde aktarılır. Cumhur-u ulemânın kabulü, mevcut birikim ile yeni öneriler arasında bir "süzgeç" görevi görerek sapmaları engeller.

​Bilgi kirliliği ve sosyal medya çağında ilmi bir ehliyet olmayanların ortaya sunduğu fikir ve düşünceler, insanları her zaman tehlikeye atabilir.

​Günümüz dijital dünyasında bilgiye erişim kolaylaşmış, fakat bilginin doğrulanması ve ehliyet süzgecinden geçmesi zorlaşmıştır. Sosyal medya platformlarında şahsi, marjinal ve akademik süzgeçten geçmemiş fikirlerin geniş kitlelere birer "mutlak hakikat" gibi sunulduğu görülmektedir. Bu ise tehlikeli bir itikadi ve inanç bozukluğunu netice verir.